top of page

Kürk Mantolu Madonna: Yeni Bir Bakış

  • SayfaVePerde Editör
  • 19 Tem
  • 6 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 21 Tem

Sabahattin Ali’nin 1943’te yayımlanan Kürk Mantolu Madonna romanı, görünürde Raif Efendi ile Maria Puder arasındaki yarım kalmış aşkı anlatır. Fakat romanın derininde sevilmekten çok görülmek, kaybetmekten çok kendi hayatına geç kalmak ve insanın hakikatini sürekli başkalarının ağzından öğrenmesi vardır. Bu yüzden Kürk Mantolu Madonna yalnızca bir aşk romanı değil, kendi hikâyesinde özne olamayan bir insanın sessizce silinişidir.



Hayatını Başkalarının Ağzından Öğrenen Adam


Kürk Mantolu Madonna büyük bir aşk romanı olarak anıldıkça Raif Efendi’nin asıl trajedisi biraz görünmez oluyor. Çünkü onun felaketi yalnızca Maria Puder’i kaybetmesi değil. Kendi hayatının anlamını hiçbir zaman kendi başına kuramaması. Ne olacağını babasından kim olduğunu Maria’dan ne yaşadığını ise yıllar sonra bir yabancıdan öğreniyor. Hayatı boyunca kendisine ait gerçekler başkalarının ağzından bildirilirken o kendi ömrünün karşısında sessizce duran bir dinleyiciye dönüşüyor.


Raif Efendi Berlin’e kendi arzusunun peşinden gitmiyor. Babası onu sabunculuğu öğrenmesi için gönderiyor. Bu ayrıntının yalnızca ekonomik bir gerekçe olduğunu düşünmek zor. Çünkü roman daha ilk adımda Raif’in iradesini elinden alıyor. Gideceği yeri yapacağı işi ve döndüğünde dönüşmesi gereken kişiyi başkası belirliyor. Raif yolculuğa çıkıyor fakat yolunu seçmiyor. Hayatının ilk büyük hareketi bile kendi fiili değil. O gitmiyor gönderiliyor.


Sabun burada kısa ama sert bir işaret bırakıyor. Babasının oğlundan beklediği şey temiz duygular taşıması değil kullanışlı bir insan olması. İşe yarayan para kazanan aile düzenini devam ettiren bir erkek olarak dönmesi. Raif’in içindeki karışıklıklarla ilgilenen yok. Onun ruhu aile için işlenmesi gerekmeyen bir ayrıntı. Berlin’e meslek öğrenmeye giden genç aslında toplumun kabul edeceği bir biçime sokulmaya çalışılıyor. Fakat orada bir fabrikanın değil bir tablonun karşısında durarak başka bir eğitime başlıyor.

Kürk Mantolu Madonna tablosu Raif’in hayatında ilk kez kendisine doğru açılan bir kapı. O resme bakarken yalnızca bir kadını seyretmiyor. İçinde yıllardır adı konmamış bir yakınlığı görüyor. İnsan bazı yüzlere baktığında karşısındakini değil kendi içinde kaybettiği bir parçayı tanır. Raif’in tabloya duyduğu çekim de buradan geliyor. Resim ona güzel bir kadın göstermiyor. Yaşadığı dünyanın dışında başka türlü hissedilebileceğini haber veriyor.

Maria Puder’in asıl etkisi Raif’i sevmesi değil onu kendisine tanıtması. “Maria Puder bana bir ruhum bulunduğunu öğretmişti” derken aşkın içinde kurulmuş süslü bir cümle söylemiyor. Hayatının en ağır gerçeğini itiraf ediyor. Bir insanın ruhunun bulunduğunu başka bir insandan öğrenmesi ne kadar sarsıcı. Raif o güne kadar yaşamış çalışmış düşünmüş fakat kendi içindeki insanın gerçekliğine inanmamış. Maria onu yaratmıyor. Başkalarının değersizleştirdiği varlığını ona geri gösteriyor.


Fakat burada aşkın güzelliği kadar tehlikesi de başlıyor. Raif kendisini Maria’nın bakışında buluyor ama o bakıştan bağımsız bir benlik kuramıyor. Bir başkasının dünyasında beden bulmak insana hayatta ilk kez kendisine ait bir iskeleye yanaşmış gibi hissettirebilir. Yıllardır denizin ortasında sürüklenen taraflarını oraya bağlar. Fakat iskele karaya dönüşmediğinde onu kuran kişi gidince insan yeniden açıkta kalır. Raif Maria’nın yanında kendisine kavuşuyor ama kendisini kendi hayatında taşımayı öğrenemiyor.

Bu nedenle Raif ile Maria arasındaki ilişki yalnızca iki yalnız insanın yakınlaşması değil. Raif’in ilk kez kendi varlığını onaylatması. Maria’nın yanında konuşabilmesi hissettiklerinden utanmaması ve kendisini değersiz görmemesi onun için aşktan daha büyük bir dönüşüm. Fakat bu dönüşümün kaynağını kendi içinde değil Maria’da gördüğü için sevdiği kadının yokluğunda kendi benliğini de kaybediyor. Maria’yı sevmenin ötesinde Maria’nın yanında olabildiği kişiye bağımlı hâle geliyor.

“İnsanlara ne kadar çok muhtaç olursam onlardan kaçma ihtiyacım o kadar artıyordu” sözü Raif’in bütün ruhsal düzenini açığa çıkarıyor. Bu yalnızlığı seven bir insanın cümlesi değil. Yakınlık ihtiyacından korkan bir insanın kendisini savunma biçimi. Başkasına ihtiyaç duymak onun gözünde zayıflamak demek. Sevilmek bir gün terk edilebilme ihtimalini de kabul etmek demek. Bu yüzden Raif yaklaşmak istediği kişiden uzaklaşıyor. Bağ kurdukça kaybetme ihtimali büyüyor kaybetme ihtimali büyüdükçe içindeki kapıları kapatıyor.

Raif’in sessizliği çoğu zaman incelik ve derinlik olarak okunuyor. Oysa sessizliğin her zaman asaleti yoktur.


Bazen korkunun toplum tarafından hoş görülmesini sağlayan zarif bir örtüdür. Raif konuşmadığında kimseyi kırmıyor olabilir ama kendi hayatının da kurulmasına izin vermiyor. İtiraz etmediğinde iyi bir insan gibi görünüyor fakat onu ezen düzeni değiştirme ihtimalini de ortadan kaldırıyor. Kendisini savunmadıkça çevresinin zalimliği sıradanlaşıyor.


Maria’nın mektupları kesildiğinde Raif’in yaşadığı acı gerçek. Fakat acının gerçek olması insanın yaptığı yorumun da doğru olduğu anlamına gelmez. Raif Maria’nın kendisini bıraktığına inanıyor. Bu inancı araştırmak yerine onun içine yerleşiyor. Çünkü terk edilmiş olmak ağır olsa da açıklayıcıdır. İnsan başına geleni kadere bağlayabilir. Oysa aramak soru sormak ve şüphe etmek kendi hayatının sorumluluğunu üstlenmek demektir. Raif gerçeği öğrenmek için harekete geçmeyerek acının kendisine sunduğu kesinliğe sığınıyor.

“Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır. Ben onu kaybettim. İkinci defa oynayamam” sözü bu yüzden yalnızca büyük bir aşkın yasını taşımıyor. Raif’in vazgeçişini güzelleştirme biçimini de gösteriyor. Kendi korkusuna sadakat adını veriyor. Yeniden yaşamayı Maria’ya ihanet sayarak hareketsizliğine ahlaki bir değer kazandırıyor. İnsan bazen yaşamaktan korktuğunu kabul etmek yerine kaybettiği kişiye bağlı kaldığını söyler. Böylece kendisini yeniden kurma sorumluluğundan kurtulur.

Raif’in hayatındaki en büyük kırılma Maria’dan ayrılması değil yıllar sonra Ankara’da karşılaştığı akrabadan gerçeği öğrenmesi. Maria’nın doğum sırasında öldüğünü ve karşısındaki küçük kızın kendi çocuğu olduğunu başka bir insanın ağzından duyuyor. Bu sahne romanın sonuna yerleştirilmiş bir şaşırtmaca değil. Raif Efendi’nin bütün hayatını özetleyen psikolojik bir hüküm. Çünkü o kendi hayatının en önemli gerçeğini bile kendi çabasıyla bulmuyor. Hakikat yine dışarıdan geliyor.


Daha önce babası ona ne yapacağını söylemişti. Maria ona ruhunun bulunduğunu öğretmişti. Şimdi bir akraba ona sevdiği kadının öldüğünü ve baba olduğunu bildiriyor. Raif’in hayatında hiçbir büyük bilgi kendi içinden doğmuyor. Kimliği başkalarının cümleleriyle kuruluyor. Kendisini ancak biri tarif ettiğinde görebiliyor. Sevildiğinde değerli terk edildiğini düşündüğünde değersiz ve baba olduğu söylendiğinde baba oluyor. Hayatının anlamı sürekli dışarıdan onay bekliyor.

İnsanın kendi hayatını başkasından öğrenmesi kadar ağır bir yabancılaşma olabilir mi. Kendi hikâyesinin merkezinde bulunup yine de olaylardan habersiz yaşamak. Sevgilisinin öldüğünü bilmeden yıllarca ona kırgın kalmak. Bir çocuğun babası olduğunu bilmeden başka bir ailenin içinde silinmek. Sonra bütün bunların bir tren karşılaşmasında birkaç cümleyle önüne bırakılması. Raif o anda yalnızca Maria’nın öldüğünü öğrenmiyor. Yıllardır yanlış bir hayat yaşadığını da öğreniyor.

Bu karşılaşmanın asıl yıkıcılığı Maria’nın onu terk etmemiş olması. Raif yıllarca sevdiği kadını zihninde suçlu ilan ederek kendi içindeki küskünlüğü besliyor. Sonra Maria’nın ondan vazgeçmediğini tam tersine onun çocuğunu taşıdığını öğreniyor. Böylece bütün ömrünü üzerine kurduğu kırgınlık bir anda temelsiz kalıyor.


İnsan bazen acısını kaybetmekten de korkar. Çünkü yıllarca kimliğini o acının üzerine kurmuştur. Raif’in Maria’ya duyduğu kırgınlık ortadan kalkınca geriye yalnızca kendi hareketsizliği kalıyor.

Yanındaki küçük kız ise bir çocuk olmaktan çok Raif’in yaşayamadığı hayatın ete kemiğe bürünmüş hâli. Maria’yla kuramadığı evin içinden çıkıp gelmiş gibi. Raif’in hiç duymadığı baba sözcüğünü taşıyor yüzünde. O kız yalnızca geçmişin kanıtı değil geleceğin de kaybı. Raif karşısında kendisinden devam eden bir hayat görüyor fakat o hayatın içinde kendisine yer kalmadığını anlıyor. İnsan bazen kaybettiği şeyi yıllar sonra bulur ama onu bulduğu anda artık sahip olamayacağını da öğrenir.

Tren burada tesadüfi bir mekân değil. Raif romanın başında başka birinin kararıyla Berlin’e gönderilmişti. Yıllar sonra kendi kızı bir trenin içinde onun karşısından uzaklaşıyor. Hayatının başında kendisi taşınmıştı sonunda geleceği taşınıyor. O yine karar veren değil geride kalan kişi. Trenler gidiyor insanlar ölüyor çocuklar büyüyor. Raif ise her seferinde kendi hayatının peronunda biraz daha geç kalıyor.

Anlatıcının Raif’i defterinden öğrenmesi de bu zincirin son halkası. Raif’in çevresindeki insanlar onun kim olduğunu yaşarken anlayamıyor. İçindeki dünyayı ancak ölümüne yaklaşırken bıraktığı satırlardan görüyorlar.


Raif Maria’nın ölümünü bir akrabadan öğreniyor anlatıcı Raif’in hayatını defterden öğreniyor okur da onu anlatıcının okuduklarından tanıyor. Herkes bir başkasının gerçeğine gecikerek ulaşıyor. Sabahattin Ali’nin en acı cümlesi belki de romanın hiçbir yerinde doğrudan yazmıyor: Bazı insanlar yaşarken okunmaz öldükten sonra anlaşılır. Raif Efendi’nin trajedisi bu yüzden büyük sevmek değil kendi varlığını başkasının bakışına teslim etmek. Maria onu gördüğü için var olduğuna inanıyor. Maria’dan haber alamayınca kendi değerini de kaybediyor. Gerçeği araştırmadığı için yanlışına sadık kalıyor. Yıllar sonra bir yabancı ona kim olduğunu söylediğinde ise yaşanabilecek hayat çoktan kapanmış oluyor. Kendi hikâyesini yazamayan insan başkalarının aktardığı bir hikâyenin karakterine dönüşüyor.


Roman bittiğinde Raif’i elinde küçülen bir sabunla değil Ankara Garı’nda kendi hayatını uzaktan seyreden bir adam olarak görüyorum. Vagonun camında Maria’nın yüzü ile kızının yüzü birbirine karışıyor. Raif ilk kez bütün hakikatini aynı anda görüyor. Sevdiği kadını kaybettiğini baba olduğunu ve yıllarca yanlış bir kırgınlığın içinde yaşadığını. Fakat bazı gerçekler insanı kurtarmak için gelmez. Yalnızca hangi kapının yıllar önce kapandığını gösterir.


Tren hareket ediyor. Küçük kız uzaklaşıyor. Raif’in söyleyemediği bütün cümleler rayların arasına düşüyor. O an hayatının başından beri başkalarının ağzından kendisine bildirilen bütün gerçekleri ilk kez kendi sesiyle söylemek istiyor belki. Ben sevdim. Ben korktum. Ben yanıldım. Ben babayım. Fakat tren çoktan hızlanmış oluyor. Raif yine peronda kalıyor. Bu kez kendisini kimin gönderdiğini bile bilmeden.


Ali NARMAN

Yorumlar


bottom of page