top of page

Güneşe Açılan Pencere Romanını Çocuklara Kaptırmamak

  • SayfaVePerde Editör
  • 19 Tem
  • 3 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 21 Tem

Melike Funda Kaynak’ın Güneşe Açılan Pencere adlı eseri çocuk edebiyatının yalnızca çocuklara seslenmediğini hatırlatan kısa fakat katmanlı bir anlatı. Merkezine tekerlekli sandalye kullanan Tutku’yu alan kitap onun arkadaşlıklarını, kırılmalarını, gündelik hayatta karşılaştığı görünür ve görünmez engelleri anlatırken okuru acımaya değil anlamaya çağırıyor. İlkokulun son yıllarıyla ortaokulun başlangıcındaki çocuklara önerilen eser farklılıklar, akran ilişkileri, zorbalık ve bağımsızlık gibi meseleleri yalın bir dille ele alıyor. Fakat asıl gücünü yetişkin okura bıraktığı sorudan alıyor: Bir insanın hayatına uzaktan bakmakla onun dünyasında incitmeden yer açmak arasında ne kadar büyük bir mesafe var.


Güneşe Açılan Pencere, Melike Funda Kaynak
Güneşe Açılan Pencere, Melike Funda Kaynak

Bir ortaokul çocuk kitabıyla başlıyoruz. Fakat çocuk kitaplarını yalnızca çocuklara bırakmak yetişkinliğin en kolay kibirlerinden biri olabilir. Sanki yaşımız ilerleyince arkadaşlığı, kırılmayı, dışlanmayı ve bir başkasının gözünden dünyaya bakmayı bütünüyle öğrenmişiz gibi davranıyoruz. Melike Funda Kaynak’ın Güneşe Açılan Pencere kitabı doksan sayfalık kısa bir anlatı. İlk bakışta ilkokulun son yılları ile ortaokulun başlangıcındaki çocuklara sesleniyor. Biraz yakından bakınca yetişkinlerin çoktan öğrendiğini sandığı fakat her gün yeniden sınıfta kaldığı bir insanlık meselesini önümüze bırakıyor. Kitap 1996 Çocuk Edebiyatı Roman Yarışması’nda derece alan eserlerden biri ve yayınevi tarafından dördüncü sınıftan itibaren öneriliyor.


Hikâyenin merkezinde on yaşındaki Tutku var. Sonradan yürüme yetisini kaybeden Tutku tekerlekli sandalyesine “Düldül” adını veriyor. Anne ve babası çalıştığı için hafta içlerini anneannesi Nuriye Hanım’la geçiriyor. Ülker ve Hatice onun yakın arkadaşları. Berk ise hayatına sonradan giren çocuklardan biri. Okula gidiyor, kitapları seviyor, arkadaşlarıyla didişiyor, kıskanıyor, üzülüyor ve bazen dışarıdaki hayatı pencereden izliyor. Yani yazar onu bir ders konusu hâline getirmeden önce çocuk olarak kuruyor. Onu yalnızca engeliyle tarif etmiyor. Tutku’nun yaşadığı zorbalıkları, çevrenin merak adı altında yaptığı sınır ihlallerini ve gündelik hayatın görünmeyen engellerini anlatıyor.


Benim için bir insanı anlamak başka bir insanın dünyasında beden bularak kendine bir iskele yapmak ve sonra o iskeleyi onunla birlikte inşa etmektir. Uzaktan bakıp “Seni anlıyorum” demek kolay. Asıl mesele onun penceresinden dışarı baktığında sokağın neden başka türlü göründüğünü sezebilmek. Tutku’nun dünyasına girdiğimizde kar yalnızca kar olmaktan çıkıyor. Koşan çocuklar yalnızca oyun oynayan çocuklar olarak kalmıyor. Merdiven yalnızca iki katı birbirine bağlayan bir yapı değil. Bazen bir çocuğun hayatla arasına örülmüş sessiz bir duvara dönüşüyor. Edebiyatın insana yaptığı iyilik de burada başlıyor. Kendi bedenimizden bir süreliğine çıkıp hiç yaşamadığımız bir hayatın içinde nefes alıyoruz.


Kitabın en doğru taraflarından biri Tutku’yu acınacak bir çocuğa dönüştürmemesi. Düldül onun mahkûmiyeti değil hareket alanı. Tutku sandalyeyi kullanmayı öğrendikçe evin içinde başkasına ihtiyaç duymadan dolaşabiliyor ve kendisini eksik hissetmemeye başlıyor. Burada engelin yalnızca bedende bulunmadığını görüyoruz. Sorun bazen bacaklarda değil merdivenlerde, dar kapılarda, kaçıp giden taksicilerde ve insana bakarken yüzüne yerleştirilen o ağır acıma ifadesinde. Birini sürekli yardıma muhtaç kabul etmek de zorbalığın yumuşak sesli biçimlerinden biri olabilir. Çünkü insanı korumaya çalışırken onun iradesini elinden almak mümkündür.


Yine de kitap kusursuz değil. Tutku’nun kendisinden daha ağır engelleri bulunan bir çocukla karşılaşınca kendi durumuna sevinmesi bugünün yetişkin okurunda bir rahatsızlık bırakabilir. Engeller arasında görünmez bir sıralama kurmak ve bir insanın acısını diğerinin tesellisine dönüştürmek tehlikeli. Fakat bu sahneyi kitabın zayıflığı olarak işaretleyip geçmek yerine çocuklarla konuşulacak güçlü bir alana çevirebiliriz. İnsan bazen kendi yarasını küçültmek için başkasının daha derin yarasına bakar. Sonra sevindiği için utanır. Tutku’nun duygusu pek güzel değil ama gerçek. Çocuk edebiyatı yalnızca örnek davranışlar sergileyen küçük kahramanlar üretmemeli. Çocuğun içindeki kıskançlığı, suçluluğu ve karanlık düşünceleri de güvenli bir masaya yatırabilmeli.

Bu nedenle kitabı özellikle beşinci ve altıncı sınıf öğrencilerine tavsiye ederim. Ortaokulun ilk yılları çocuğun başkasının bakışına en fazla ihtiyaç duyduğu ve aynı zamanda o bakıştan en fazla yaralandığı dönem. Arkadaş grupları sertleşiyor, farklı olan daha görünür hâle geliyor ve çocuklar bazen kabul edilmek uğruna bir başkasını dışarıda bırakabiliyor. Güneşe Açılan Pencere bu yaşlarda yalnız okunup rafa kaldırılacak bir kitap değil. Öğretmenin sınıfta, anne babanın evde üzerine konuşması gereken bir metin. Acımak ile dayanışmak arasındaki farkı, yardım etmek ile birinin yerine karar vermek arasındaki ince sınırı düşündürüyor. Çocuğa yalnızca “İyi davran” demiyor. İyiliğin nasıl bir bakış ve sorumluluk gerektirdiğini gösteriyor.


Güneş her pencereye aynı açıdan vurmuyor. Bazı çocukların önündeki camı buğulandıran kendi bedenleri değil çevrenin korkuları, ihmalleri ve hazır hükümleri. Melike Funda Kaynak’ın kitabı o camı tek hamlede temizlemiyor. Zaten hiçbir kitap bunu yapamaz. Fakat küçük bir aralık bırakıyor. O aralıktan Tutku’nun dünyasına baktığımızda kendimize de rastlıyoruz. Ne kadar merhametli olduğumuza değil karşımızdakine ne kadar yer açabildiğimize bakıyoruz. Bir çocuğa bu kitabı vermek ona yalnızca farklı bir hayatı tanıtmak değildir. Başka insanların dünyasında incitmeden iskele kurmayı öğretmektir. Belki ileride kimsenin güneşini kesen bir duvara dönüşmemesini sağlamaktır.


Ali NARMAN

Yorumlar


bottom of page