top of page

The Odyssey Film İncelemesi: Nolan’ın Kibir, Gazap ve Dönüşüm Destanı - Ali NARMAN

  • SayfaVePerde Editör
  • 19 Tem
  • 5 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 21 Tem

Christopher Nolan’ın The Odyssey filmi Homeros’un destanını yalnızca bir eve dönüş hikâyesi olarak değil, insanın kibriyle, öfkesiyle, korkularıyla ve sahte kimlikleriyle hesaplaştığı ağır bir dönüşüm yolculuğu olarak yorumluyor. Truva zaferinin ardından büyüyen dokunulmazlık duygusu Poseidon’un gazabıyla parçalanırken Odysseus denizlerde tanrılardan çok kendi iradesinin sınırlarıyla sınanıyor. Devlerden Sirenlere, saraya dilenci kılığında dönüşten yayı yeniden germeye kadar her sahne gücün değil sabrın, hükmetmenin değil küçülmeyi öğrenmenin önemini hatırlatıyor. Nolan’ın karanlık görüntü dili ve mitolojik göndermeleriyle şekillenen film insanın kurtarılmayı beklemek yerine içindeki fazlalıklardan sıyrılarak kendisini yeniden kurmasını anlatan görkemli bir kibir, gazap ve dönüşüm destanına dönüşüyor.


...


Nolan, Truva zaferinin ardından büyüyen insan kibrini sarsmak için devleri yalnızca fiziksel bir tehdit olarak kullanmıyor; onları insanın karşısına dikilen büyüklük vehmini parçalayan ve kibri törpüleyen birer metafora dönüştürüyor. Efsanenin içinden çekip çıkardığı anlamların parlaklığı kadar bu anlamları filmin içine yerleştirme biçimi de etkileyici. Efsaneden seçtikleri veya efsaneden çıkarıp kendi ekledikleri onu sanatçı yapıyor zaten.

Poseidon’un laneti ise basit bir cezadan çok daha fazlası. Sabrı, teslimiyeti ve insanın gerçek özgürlüğünü öğrenmesini sağlayan acımasız bir eğitmen gibi işliyor. Odysseus denizlerde yalnızca tanrıların gazabıyla değil, kendi iradesinin sınırlarıyla da sınanıyor. Çünkü bazı yolculuklar insanı bir yere ulaştırmak için değil, içindeki fazlalıkları söküp atmak için uzar. Ağırlıklardan kurtuldukça su üstünde kalırsınız ya hani.

Filmdeki modern oyuncu tercihleri de seyircide bilinçli bir huzursuzluk yaratıyor. Siyahi bir Helen gördüğünüzde neden rahatsız oluyorsunuz? Bu rahatsızlık gerçekten tarihsel doğruluk kaygısından mı doğuyor? Yoksa zihninizde yüzyıllardır tekrarlanarak değişmez hâle gelmiş imgelerin bozulmasından mı?

Nolan burada woke kültürünü yalnızca güncel bir temsil meselesi olarak kullanmıyor. Seyircinin alışkanlıklarını sarsmak aslında onu güvenli imgelerinden uzaklaştırmak ve filmi steril tarih belgeseli donukluğundan kurtarmak için de kullanıyor. Seyirciyi biraz rahatsız ediyor çünkü bazı kabulleri sorgulayabilmemiz için önce onların yerinden yaratılması gerekir bence. Bazen insanı düşündüren şey, gördüğü değil görmeye alıştığı şeyin bozulmasıdır. Beynin konfor alanından çıkması onu çürümeden kurtarır. Çelimsiz bir Aşil görmek sizi sinirlendirdi biliyorum. Sinirlendirmeli de bazen.

Filmin görüntü dünyasında kullanılan metalik dokular, sarı filtreler ve keskin mercekler ise anlatıya tuhaf bir yapaylık kazandırmış. Bazı sahnelerde sanki yapay zekâyla üretilmiş bir görüntünün olduğunu hissediyorsunuz. Ama değil gibi de. Tanıdık ama bütünüyle gerçek değil. İnsana ait ama insandan bir parça uzak…

Bu yabancılık, Odysseus’un eve dönüş yolculuğundaki ruh hâliyle de örtüşüyor aslında. Bildiği dünyaya dönüyor ama artık ne ayrıldığı dünya eski dünya ne de yola çıkan adam eski Odysseus. Eve yaklaşırken kendisinden uzaklaşıyor, kendisine yaklaşırken geçmişte bıraktığı her şeyi yeniden kaybediyor. Çünkü uzun bir yolculuktan dönen insan yalnızca mesafe aşmış olmaz. Eski benliğinin mezarından da geçmiş olur.

Truva’nın düşüşüne ilişkin yorum olağanüstüydü. Film zaferin görkemini değil, zaferin ardından insanın içine yerleşen çürümeyi gösteriyor. Çünkü bazı zaferler insanı büyütmez. Onu kendi büyüklüğüne inandırarak körleştirir. 10 yıldır biriken öfkenin taşması ve avlanmaya hatta soykırıma dönmesi sonucu kutlanan zaferin bela başlangıcı olması betimlemesi tüyler ürperticiydi.

Truva’yı yıkanların asıl yenilgisi de burada başlıyor. Düşmanı mağlup ettikleri anda kendilerini yenilmez sanıyorlar. Oysa zafer bazen insanın önündeki kapıları açmaz, gözlerinin önüne bir perde indirir. İnsan kazandıkça kendisini haklı, güçlendikçe dokunulmaz, yükseldikçe ölümsüz sanmaya başlar. Gazap da tam bu yanılgının içinden doğar. Böyle bir fotoğraf çekmiş Nolan…

Film boyunca umut ile umutsuzluk, onur ile aşağılanma, güç ile teslimiyet sürekli birbirine çarpıyor. İnsan iki kişiden oluyor malum. Bunu materyalize etmiş. Bir yanı biriktirmek, hükmetmek ve yenmek istiyor. Diğer yanı kaybetmek, küçülmek, arınmak ve dönüşmek zorunda kalıyor.

İnsan bu iki uç arasında doğuyor, yaşıyor ve ölüyor. Büyüklüğe duyduğu arzuyla küçülmek zorunda oluşu arasında… Dünyaya hükmetme isteğiyle kendisine bile söz geçiremeyişi arasında. Belki de insanın bütün trajedisi burada yatıyor. Kendini tanrı sanacak kadar kibirli, bir fırtınada yok olacak kadar kırılgan olması.

Odysseus’un yolculuğunda yalnızca eve dönme arzusu yok. Hamlıktan pişmeye, pişmekten yanmaya uzanan bir varoluş süreci var. Film, ulaşılacak yerin değil insanı dönüştüren yolun asıl hedef olduğunu anlatıyor. Çünkü her dönen insan, yıllar önce evden ayrılan kişi değildir.

Bazı yollar insanı evine götürmez. Önce yolu kendisinden söker parçalar, küçültür ve yeniden yolu döşer. Odysseus’un eve varabilmesi için yalnızca denizleri aşması yetmez. Kendi kibrinin kıyılarından da uzaklaşması gerekir. Eve dönmek bazen bir yere ulaşmak değil, artık geri dönemeyeceğin kişiyi kabullenmektir.

Filmin bir başka güçlü düşüncesi de şu; kurtarmaya çalıştığımız insanlar çoğu zaman kendilerinden kurtarılamaz.

İnsan, kendisi için kurduğu sahte kimliğe, alıştığı aşağılanmaya ve güvenli bulduğu esarete geri dönmeye isteklidir. Çünkü tanıdık bir acı, bilinmeyen bir özgürlükten daha güvenli gelebilir. İnsan bazen zincirlerini taşımaktan değil zincirsiz kaldığında kim olacağını bilememekten korkar.

“Sahte kimliklerinize geri dönün. Varoluşunuz hak edişiniz değildir” duygusu filmin en sert damarlarından birini oluşturuyor. İnsan kendisine biçilen hayatı zamanla kaderi sanıyor. Ona verilen rolü benliği, alıştığı korkuyu karakteri, içinde tutulduğu kafesi dünyası zannediyor. Kirke’nin doyumsuz erkekleri domuza döndürmesi. Sonra da geri çevirirken sahte kimliklerinize dönün demesi sihirli bir fotoğraf çekimi. Oysa insanları gerçekten görebilmek için onlara yukarıdan değil, aşağıdan bakmak gerekir. Küçülmeden göremezsin. Kibrinden sıyrılmadan perdeyi kaldıramazsın. Bir insanı anlamak için bazen onun karşısında büyümek değil, yanında diz çökmek gerekir.

Bu nedenle Odysseus’un kendi sarayına bir dilenci kılığında dönmesi yalnızca bir gizlenme yöntemi değildir. Nefisle girişilen son savaştır.

Kral yeniden kral olabilmek için önce hiç kimse olmak zorunda kalıyor. Kendi evinde aşağılanmayı, görünmemeyi ve sabretmeyi kabul ediyor. Bir zamanlar buyurduğu yerde sessiz kalıyor, hükmettiği insanların arasında tanınmadan dolaşıyor. Gücünü göstermek yerine gücünü saklamayı öğreniyor.

Çünkü gerçek iktidar her an saldırabilmek değil, saldırabilecekken bekleyebilmektir. Odysseus direnerek değil, ne zaman direnmemesi gerektiğini öğrenerek dönüşüyor. Nolan efsaneyi böyle yoğurmuş. Kral tacına ulaşmadan önce egosunun bütün süslerinden soyunuyor. Sarayına bir hükümdar olarak değil, kendini yenmiş bir insan olarak giriyor.

Denize karşı verilen mücadele de aslında hepimizin kendi öfkesine karşı verdiği mücadeledir. Öfke insanı avcıya dönüştürür ama bir süre sonra avlayan ile avlanan birbirine karışır. İnsan düşmanını kovaladığını sanırken kendi hırslarının peşinden sürüklenmeye başlar.

Poseidon’un denizi yalnızca dışarıdaki düşman değildir. Odysseus’un içinde dinmeyen fırtınadır. Kabaran her dalga onun öfkesini, hırsını ve kontrol etme arzusunu yeniden karşısına çıkarır. Deniz sakinleşmez çünkü Odysseus henüz sakinleşmemiştir.

Fırtına, insanın dışında başlamış gibi görünür ama çoğu zaman içinde büyür. Odysseus da güneşin peşinden koşarken aslında kendi karanlığından kaçmaktadır. Denizi yenebilmesi için önce içindeki denizi susturması gerekir. Çünkü insanın nefsiyle savaşı bitmeden hiçbir kıyı gerçek anlamda güvenli değildir.

Ve yay metaforu…

Nolan film boyunca bizi görünmez bir yay kirişi gibi geriyor. Sabrın, gecikmenin, aşağılanmanın, özgürlüğün ve bastırılmış öfkenin arasında giderek artan bir gerilim yaratıyor. Sonunda bütün bu gerilim maddi bir nesnede Odysseus’un yayında toplanıyor.

Yay yalnızca bir güç göstergesi değildir. İnsanın kendi kaderini taşıyabilecek kadar olgunlaşıp olgunlaşmadığının sınavıdır. Yayı herkes görebilir ama herkes geremez. Çünkü mesele kas gücü değil, yaşanmış acıyı biçime dönüştürebilmektir. Ve o yayda bir ok oluyor bu sefer batan güneşi kovalamak için…

Yayı germek, insanın yıllar boyunca içinde biriktirdiği öfkeyi kontrol edebilmesidir. Kırılmadan esnemek, dağılmadan gerilmek, gücü doğru ana saklamaktır. Yay fazla gevşek olursa işlemez, fazla gerilirse kırılır. İnsan da böyledir. Hayat onu gerer ama olgunluk, bu gerilimin içinde parçalanmadan kalabilmektir.

Odysseus’un yayı yalnızca düşmanlarını öldüren bir silah değildir. Onun geçmişiyle bugünü arasındaki son bağdır. Kimliğinin kanıtı sabrının karşılığı ve geçirdiği dönüşümün mühürüdür. Başkalarının kaldıramadığı şey onun için yalnızca bir nesne değil, yaşadığı bütün acıların somutlaşmış hâli bence.

Nolan’ın Odyssey’i, insanın gücü ele geçirmesini değil gücün karşısında nasıl değiştiğini anlatıyor. Zaferin insanı nasıl körleştirdiğini, aşağılanmanın nasıl arındırdığını, yolculuğun insanı kendisine nasıl yabancılaştırdığını gösteriyor.

Film bittiğinde Odysseus’un yalnızca evine döndüğünü düşünmüyorsunuz. Bir insanın kendi kibrinin içinden geçerek yeniden doğduğunu hissediyorsunuz.

Hamlığın piştiği, pişenin yandığı, yananın ise sonunda ışığa dönüştüğü bir yolculuk bu.

Hepimizi doyuran, izlendikten sonra bitmeyen ve insanın içinde uzun süre konuşmaya devam eden bir sanat eseri olmuş. Yıllarca yoldaşım olacak epik bir anlatım. Var ol Nolan…

Tebrikler.


Ali NARMAN

4 Yorum


Yuppi
21 Tem

Cok güzel yorumlamissiniz.. hayran kaldım.. (filme)

Beğen
SayfaVePerde
21 Tem
Şu kişiye cevap veriliyor:

Katkınız için teşekkür ederiz.

Beğen

Misafir
21 Tem

Çok derin ve enfes bir okuma olmuş. Özellikle yolculuğun 'bir yere varmaktan ziyade içindeki fazlalıkları söküp atmak' olduğu vurgusu metnin ruhunu tam kalbinden yakalamış. Efsaneleri sadece birer masal değil, insanın kendi kibriyle ve sınırlarıyla yüzleştiği birer ayna olarak okuyan bu bakış açısı sinema/literatür analizine harika bir boyut kazandırmış. Kaleminize sağlık.

Beğen
SayfaVePerde
21 Tem
Şu kişiye cevap veriliyor:

Kıymetli bakış açınız bu alanda iyi ki var.

Beğen
bottom of page